Av. İsmail KÜÇÜKKILINÇ Sitesi
 
 
 
Ana Menü
bullet.png Anasayfa
bullet.png Güncel
bullet.png Siyaset
bullet.png Tarih
bullet.png Edebiyat
bullet.png Kültür-Sanat
bullet.png Folklor
bullet.png Kitap Tanıtım
bullet.png Teracim-i Ahval
bullet.png Hukuk
bullet.png Download
bullet.png Özgeçmiş
bullet.png Duyurular
bullet.png İletişim
bullet.png Tüm Makaleler
bullet.png Foto Albümü
En Son Makaleler
bullet.png BİR ASIR ÖNDE GİDE...
bullet.png SAHASINDA ZİRVE Bİ...
bullet.png İKİ İMPARATORLUK A...
bullet.png İTC’NİN İTTİHÂD-I...
bullet.png KASTEN ORUÇ BOZANA...
Son Dakika
En Çok Okunanlar
  Okuma Ekleyen
» CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE ÜÇ ISPARTALI
Kategori: Siyaset
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
07/10/2009 08:16
» MUSTAFA ÖZTÜRK VE KUR'AN-I KERİM MEALİ
Kategori: Güncel
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
10/11/2011 14:30
» KADİRLİ VE ÇUKUROVA'YA ALLAH TAŞ YAĞDIRIR MI?
Kategori: Güncel
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
23/11/2010 09:35
» "İNSANİ HİS İLE TİTREMEMİŞ MURDAR VİCDANLI" ŞAİR: TEVFİK FİKRET
Kategori: Edebiyat
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
04/10/2009 17:35
» AK Parti'nin Yükselişinde Toplumsal Mobilizasyon ve Tayyip Erdoğan Faktörü
Kategori: Siyaset
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
07/10/2009 10:05
» Sultan Abdülhamit ve Ramazan
Kategori: Tarih
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
09/09/2009 16:46
» ŞÜKRÜ HANİOĞLU VE TÜRK DÜŞÜNCE TARİHİNDEKİ ÖNEMİ
Kategori: Tarih
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
07/12/2010 14:23
» NUMAN KURTULMUŞ HAREKETİ VE DEMOKRATİK PARTİ TECRÜBESİNİN KARŞILAŞTIRMALI ANA...
Kategori: Siyaset
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
30/10/2010 17:58
» OSMANLI'NIN SON DÖNEMİNDE MÜLKÎ TEŞKİLAT VE İDARÎ YAPI: KÜTÜPHANEMİZDE SALNAM...
Kategori: Tarih
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
12/10/2010 09:39
» AHMET HAKAN KİME HASET EDİYOR
Kategori: Siyaset
Av.İsmail KÜÇÜKKILINÇ
03/12/2010 09:04
Son Makale

BİR ASIR ÖNDE GİDEN BİR ŞAHESER: KUR’AN VE TARİHSELLİK YAZILARI


Ömer Özsoy’un Kuran ve Tarihsellik Yazıları unvanlı eseri (Ankara: Otto Yayınları, 2015) 2004 yılındaki ilk baskısından 11 sene sonra ikinci baskısını yaptı; ancak yazarının da derin hoşgörüsüyle bu kitap, pdf ya da fotokopi yoluyla tahminlerin fevkinde bir dağıtım ve yaygınlığa konu oldu. Yazarının 1990’ların başlarından itibaren değişik yerlerde yayınlanan makale ve tebliğlerinden teşekkül eden bu eser kanaatimizce eserden daha başka bir şeydir. İHL mezunu, ilahiyat sahasına alaka duyan biri olarak 1988-90 tarihlerinde başladığımız okuma serüvenimizde bizi ilmî açıdan daha ziyade etkileyenler Mehmed Said Hatipoğlu, Fazlurrahman ve Hikmet Zeyveli gibi isimlerdi. Derken, bir gün Dücane Cündioğlu, tüm dikkatleri kendisine celbedecek bir çıkış yakaladı. İtiraf etmek gerekirse Hikmet Zeyveli’den sonra İlahiyatçı olmayan bir ismin bu denli yüksek bir performans sergilemesi İlahiyatçılar için ibretlik bir durumdu. Daha sonraki makas değişikliğiyle Cündioğlu sadece kendisine ve ülkemize değil, İslam âlemine de ciddî bir haksızlık yaptı. Şayet Cündioğlu Türkiyeli ve bir Türk değil de Pakistanlı, Mısırlı filan olsaydı en azından Nasır Hamid Ebu Zeyd, Hasan Hanefi gibi isimlerden daha meşhur ve müessir olurdu. Ancak İlahiyat camiası öyle bir isim çıkardı ki tüm bu saydığımız isimleri de aşan bir toplayıcılığın, açıklayıcılığın, çarpıcılığın faili oldu. Kitapta yer alan ve bilhassa 2000’lere doğru etkisi artan makaleleri bu mevzulara aşina fakir gibilerde bile deprem etkisi yarattı. Ertuğrul Özalp’in deyimiyle Ömer Özsoy, perspektif talebesi olduğu Fazlurrahman’ı da aşmıştı. Az yazıyor, öz yazıyor, can evinden vuruyor, tam isabet kaydediyordu. Keşke biraz da edebî kabiliyeti olsaydı, o zaman daha başka neler söylerdik, Allah bilir. Özsoy, İslam âleminin (acaba Müslümanların mı demeliydim?) kurtuluşu için yegâne çareyi, yolu, yani elzem olan perspektifi sade, vazıh ama deprem etkisi yapan makalelerle dile getirdiği, kaleme aldığı için belki yepyeni bir şey söylemiyordu ama öyle bir şekilde ve etkiyle söylüyordu ki artık hiç kimsenin, kendisine aynı ya da benzer seviyede cevap veremeyeceği, perspektifini cerh edemeyeceği bir çizgi çiziyordu. Kim ne derse dersin, bu çizgiyi belirleyen ya da daha ölçülü bir ifadeyle söylersek silinmeyecek şekilde netleştiren Ömer Özsoy’du. En azından ülkemiz açısından durum budur.


Tarihselcilik meselesi hayli netameli bir mesele… Bu perspektife sahip olduğunuzda sorgulanan sadece samimiyetiniz olmuyor maalesef. Müslümanlığınız, imanınız, inancınız her şeyiniz hedef tahtası haline getiriliyor. Ancak ne çare ki, İslam’ın ve Müslümanların belki ahreti değil ama yeryüzünde var oluşlarının ispatı, bir iddia sahibi oluşlarının delili sadedinde de bu perspektiften başka yol yok. Daha da garibi, yeni nesillerin, yeni dünyanın din ihtiyacı ya da doğru din ihtiyacı için bu perspektif tek alternatif gibi görünüyor. Her dertli Müslümanın İslam’ın ve Müslümanların modern dünyada karşılaştığı ve bir türlü üstesinden gelemediği mağlubiyet, eziklik, çaresizlik belası için çözüm arayışlarına girdiğini görüyoruz. Bilhassa Islahçı perspektife sahip Afgani, Abduh, Reşit Rıza, Seyyid Kutup, Mevdudi ve bunlardan biraz daha farklı olan Muhammed İkbal,  kabul etmek lazımdır ki çare için hayatlarını heder eden insanlardı. Eserlerinde kimisi sert, kimisi mutedil üslup ve muhteva ile karşımıza çıktı, hepsini rahmet ve minnetle yâd etmek lazım. Onların bizlere miras bıraktığı tecrübe, yeni ufuklara yelken açmamıza sebep oldu. Ancak rüzgârı sinesinde en fazla toplayan isim de Fazlurrahman oldu. Modern dünyada İslam ve Müslümanlar varlık ve söz iddiasında bulunacaklarsa hiç kimse Fazlurrahman’ı yok sayamayacak. Asırların müktesebat ve tecrübesi bir perspektif değişikliğiyle yeniden ümit kaynağımız haline gelmişse bunu Fazlurrahman’a borçluyuz. İnkârla olgunun yok farz edilmesi, hakikatin değiştirilmesi mümkün olamasa gerek. Kendisini tahkir değil rahmetle anmalıyız. Fazlurrahman’dan el alan Özsoy’un Fazlurrahman’ı aşıp aşmadığını bilemem, ancak böyle bir intiba bırakması yazılarının kuvvet ve kudretine işaret eder. Kendisinin siyasî-tarihî ve bazı sosyolojik değerlendirmelerinin sathî, hatta kimi yerde indî olduğunu söylemezsek samimiyetsizlik etmiş olurum, ancak bunlar onun çizdiği çizginin bizler için sahil-i selamet olduğu gerçeğine asla ve kat’a zarar vermiyor. Özsoy, artık bir kenarda kalıp kalan ömrünü sade bir vatandaş gibi geçirse de sebkat eden hizmet ve himmeti kendisinin uzun seneler hayırla yâd edilmesine yetecektir. Biz hükmümüzü esere göre veririz. Ancak bir iki görüşmemizden edindiğim intibaın verdiği cesaretle de söylersek şayet kendisinin tevazu ve samimiyeti olmasaydı bu makaleler yazılamazdı.


Şimdi biz, artık [ ] işareti ve notlar kısmı haricinde hiçbir yorum ve ilave yapmaksızın kitabı, kendi ifadeleriyle özete çalışacağız. Bu özet, takdim-tehirlerle maluldür; bu sebeple bir başkasının kitap tanıtımı için elverişli değildir; kaldı ki kitap tanıtımı yapanların tanıttıkları kitapları behemehâl okumaları iktiza eder. İçindekiler kısmına, dizine bakıp, üç satır oradan, beş satır buradan karalayarak kitap tanıtımı olmaz. Biz bu özette başarılı olamadığımızı ama kitabın ehemmiyeti sebebiyle bu işe ictisar ettiğimizi peşinen kabul ve beyan ederiz; kanaatimizce herkes bu kitabı mutlaka temin edip okumalı… Bu kitabı okuyanlar rahatlıkla kendilerini bir asır ileride göreceklerdir. “Bir asır ileride” ifadesi elbette tarihselci perspektife mugayir, ilerlemeci bir ifade değildir; kitabın kırat ve kalitesini ihsas için mecburen kullandığımız bir tabirdir.


Dertli Bir İlahiyatçının Tarihsellik Yolculuğu


“Bu kitapta yer alan metinleri, çağdaş bir Müslüman İlahiyatçı olarak, çağdaş Müslümanlarca çokça paylaşılmayan bir düşünsel paradigmanın eşiğinde ve kendi öznelliğimin sınırları dışına çıkamayacağıma, yani kendi tarihselliğime dair bir farkındalığın telkin ettiği tevazuun eşliğinde sürdürdüğüme inandığım Kur’an’ı anlamlandırma çabalarımın farklı vesilelerle ve farklı düzeylerde dışavurumları olarak takdim edebilirim. Ne var ki tarihsellik sorunsalının, İslam ve modernizm tartışmasıyla kaçınılmaz refakati, tarihsel perspektifin her türlü savunusunun, modernizm savunusuyla eş anlamlı algılanmasına da yol açtı. Doğrusunu söylemek gerekirse, zaman içerisinde, bu algı yanılsaması, tarihsellik karşıtı söylemi bilemekle kalmadı; yanı sıra, kendine özgü ‘Tarihselciler’ de üretti.


Reformizm ve Samimiyetsizlik


Özü itibariyle reformizm, baştan tasnif dışı tuttuğumuz metin kökenciliği ile laikçi modernizmin bir tür sentezinden ibarettir. O, gelenekçilerden Kur’an hitabının tarih üstülüğü dogmasını, laikçi modernistlerden ise verili durumun (modernite) terakki olduğu dogmasını ödünç alarak, hem Kur’an’ı hem de çağdaşlığı birer değer kabul etmektedir. 28 Şubat 1997’de yaşanan postmodern darbe, kendisine hedef olarak İslamî kesimi seçti ve neredeyse bütün dinsel tezahürleri toplumdan silmeye dönük radikal bir politikayı ülkenin bütün siyasal ve entelektüel elitlerine kabul ettirdi. Bu güçlü hareket, İslamî çevrelerden ve özellikle ilahiyat camiasından destekçiler bulmakta fazla zorlanmadı… Örneğin kimi ilahiyatçılar 1997 öncesi yazılarında Kur’an’da başörtüsü emri bulunduğunu dile getirirken, bu tarihten sonraki yazılarında bunun tam tersini söyleyebildiler.


İslam modernisti olarak nitelenen ilahiyatçıların blok halinde açıkça veya zımnen desteklediği düşünülen 28 Şubat süreci, bizzat İslam modernistleri arasında önce tutum sonra da düşünce ayrışmasına yol açtı. Modernleşmeyi ancak Kur’an’ın sınırlarına kadar ilerletebilen ‘yeni reformistler’ siyasi iradenin topluma biçtiği ‘ileri’ durum ile Kur’an’ın lafzi talimatları arasında paralellik kurmak suretiyle 28 Şubat ideolojisiyle politik angajmana girmekte sakınca görmezken, modernleşme konseptine bizzat Kur’an yorumunu da dahil eden ve bu yüzden de ‘tarihselci’ olarak nitelenen İslam modernistleri Kur’an’ın ilkeleriyle mevcut konjonktür arasındaki çatışma ekseninde muhalefet veya suskunluk konumuna mevzilenmeyi yeğlediler.


İslam modernizminin bir cemaatleşme süreci yaşamadığının ve yaşamayacağının en büyük göstergesi, milliyetçilerden radikal İslamcılara kadar çok geniş bir yelpazede sempatizan veya taraftarlar bulabilmesidir. Bunun nedeni, İslam modernizminin İslamcı ideoloji zemininde vücut bulmuş olmakla birlikte, aslında siyasal bir ideoloji değil, sadece entelektüel bir tutum olmasıdır.


Nüzul Döneminin Farklılığı ve Bağlamın Önemi


[Kur’an’ın] nüzûl döneminden sonraki gelişmelerle doğrudan ilgilenmiş olması beklenmemelidir. Bu durum tespiti, nüzûl döneminden sonraki tarih diliminde Kur’an’ın rehberliğinin sona erdiğinin kabulü anlamına gelmez.


Bireysel ve toplumsal hayatımızı tanzim ederken Kur’an’ın rehberliğine başvurabilmenin, başka bir ifade ile onun mesajını yeniden tarihe mal edebilmenin temel koşulu, onun tarihsel konumunun, yani elimizde bir metin olarak duran Kur’an’ın, indiği tarih ve coğrafya ile yakın ilişkisinin, buna mukabil bizimle arasındaki zamansal ve kültürel mesafenin farkında olmaktır.


[Sahabe] Kuran’la iki yönlü bir ilişki içerisinde idiler: Kur’an onların idrak ve vicdanlarına hitap eden bir söz olarak, onların algılamalarına konu iken; onlar da Kur’an’ın üzerine söz söylediği, yorumladığı ve değerlendirmede bulunduğu nesneler dünyasına aittiler. Bugün ise bu ilişki tek yönlü yürü(tül)mek durumundadır. Zira artık Kur’an her yeni durumu ele almamakta, yorumlamamakta ve onun hakkında değerlendirmede bulunmamaktadır. Buna mukabil, o, yine bizim idrakimizin ve vicdanımızın anlamasına algılamasına konu olmaktadır.


[Sahabe]  ‘Kur’an’ı nasıl anlayabiliriz?’ gibi bir yöntem arayışı içinde hiç olmamıştı; zira nüzûl döneminde meramını anlatmak durumunda olan Kur’an idi. Bunun sonucu olarak, Kur’an ifadelerinin biçimlenmesinde ve Kur’an üslubunun oluşmasında muhatapların zihniyet dünyaları, psikolojileri, günlük sorunları ve en temelde dilleri belirleyici olmuştur. Bir şeyin Kur’an’da geçmesinden çok, ona ne amaçla yer verildiği önem arz etmektedir.


Kur’an’ın kendisine ilişkin kullandığı ‘Arabî’ nitelemesi, yalnızca Kur’an’ın dili ile ilgili bir niteleme değil; aynı zamanda, dili kendisinden bağımsız sayamayacağımız kültür ve zihniyeti de kapsayan bir nitelemedir.


Tefsir geleneğinde tarihsel bağlama duyulan ilgi, Kur’an’ın somut bir olaya, şahsa veya soruya atıfta bulunan pasajlarıyla sınırlı kalmıştır. Oysa tarihsel bağlamın önemi,  Kur’an’ın tamamının 7.yüzyıl Arap Yarımadasındaki ‘durum’a yönelik bir ‘cevap’ oluşundan kaynaklandığına göre, Kur’an ifadeleriyle muhatapların (en genel ifadeyle 7.yüzyıl Araplarının) dünya görüşleri arasındaki ilişkinin de farkında olmak gerekir”.


Kur’an’ın bir olay veya duruma temas etmesini belirleyen, Hz. Peygamber’in bizzat kendisinin veya Müslüman cemaatin, yani, vahyin muhataplarının ihtiyacı; daha açık bir ifade ile içkin ile aşkın arasındaki açık diyalog sürecidir.


[Bu dönemde]Allahsız olmasa da, mevcut Allah fikrinin ahlaki alanda hiçbir işlev görmediği müşrik dünya görüşü karşısında, Kur’an’ın, Allah fikrini çok yoğun bir biçimde vurgulandığına tanık oluyoruz”.


Allah-Merkezli Dünya Görüşü, İnsan Biçimsel Dil


Kur’an, muhataplarına Allah merkezli dünya görüşünü verirken, insan biçimsel bir dil kullanmaktadır. Kur’an’ın bu ifade özelliğine, beşerî bir ürün olan dil aygıtını kullanıyor olmanın getirdiği bir zorunluluk olarak başvurmak durumunda kaldığını söyleyebiliriz. Örneğin, Kur’an’ın Allah’ı muhtelif vesilelerle nitelerken veya O’na bazı fiiller atfederken O’nu insana benzetmesi dilin gereği olarak kabul edilebilir. Esas itibariyle, herhangi bir dildeki bütün kelimelerin ve kavramların beşerin algı ve tasavvur dünyasıyla sınırlı olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, Allah hakkında her sözün, bu anlamda bir insan biçimsellik içerdiği söylenebilir… Ne var ki, Kur’an söyleminin insan biçimsel özelliği zaman zaman da dilin imkânları açısından başka türlüsü de mümkün olduğu halde, Allah’ı beşerî düzlemde resmetmeyi tercih etmiştir. Kur’an’ı bu açıdan tahlil ettiğimizde, örneğin, onun Allah’ı bizzat tarihin içine soktuğunu görürüz. Bu demektir ki, Allah bütün olayların dışında, ‘orada’ duran bir seyirci, hatta hakem bile değildir; tam aksine, O, bütün hâdisatın içinde bizzat yer alan bir taraftır.   Bu ifade özelliğinin bir sonucu olarak, artık tarih, kendi yasaları uyarınca işleyen bağımsız bir süreçten ibaret değil; birey ve toplum ile Allah arasında bitmeyecek bir diyalektiktir.


Kur’an’ın, Allah merkezli üslûpla hedeflediği dindar dünya görüşünü muhatabın zihniyet dünyasına sokmaya çalışırken, baştan sona, mantıksal argümanlarla yüklü ve ikna etmeye yönelik bilimsel bir dil kullanması beklenemezdi. Onun üslubunda belirleyici olan, büyük ölçüde, muhatabın psikolojisi üzerinde etkileyici olma iradesidir. Bu nedenle, örneğin, Kur’an herhangi bir tarihsel olaya atıfta bulunduğunda, anlattığı olayın tarihsel seyrini rahatlıkla ihmal edebilmektedir. Biz, Kur’an’da yer alan bir kıssa ile muhataba ne verilmek istendiğini anlayabilmek için,  ilgili kıssa hakkında ayrıntılı tarihsel bilgilerden çok, tarihten seçilen bu örneğin, vahyedildiği ortamla ilişkisini hissetmeye ihtiyaç duyarız. Kur’an’ın tabiata atıflarında da durum farklı değildir. Onun amacı, iletiyi yüklemek için seçilen malzeme ne olursa olsun,  herhangi bir tarihî veya fiziksel olayın gelişim biçimini tasvir etmek değil; ama her seferinde anlatılan olaya ‘anlam katmak’tır. Bunun sonucu olarak Kur’an her şeyi dinî alana çekmekte ve ona bir ‘anlam’ yüklemektedir. Örneğin, Kur’an yağmuru ‘Allah’ın rahmeti’ olarak nitelemektedir. Kur’an hiçbir yerde yağmurun oluşumu ile ilgili fiziksel gerçekliğe aykırı bir beyan içermemekle beraber, onun için yağmur asla buharlaşan suyun soğuk hava tabakasına çarparak yeryüzüne geri dönmesinden ibaret kuru bir fizik olayı değildir.


Kur’an Hitabı Edebîliği Öncelemez


Vahiy kurumuna inanılsın veya inanılmasın, nassın olgu ile girdiği ilişki tarzı ve ilk muhatapları tarafından algılanış biçimi göz ardı edilemez. Kur’an, kendisini hiçbir şekilde salt edebî güzellikler sergileyen bir kitap olarak takdim etmemektedir. Onun bütün vurgusu içeriğe yöneliktir. Bu bağlamda Kur’an’ın aşılmazlık/benzersizlik iddiasının ve bu istikametteki meydan okumalarının da, sonradan edebî ve estetik bir bağlama kaydırıldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, Kur’an’ı salt edebî bir metin nitelemenin ve bu niteleme üzerine kurulan varsayımların isabetli olmadığını düşünüyoruz. Onun gerek bir bütün olarak gerekse konusal veya tarihsel birer bütünlük arz eden her bir pasajının muhataba ‘bir şey’ söylediği kanısındayız. Bu ‘şeyler’ de, her anlamayı doğru kabul etmeyecek bir tarzda ‘anlama’nın konusudur.


Vahyin Nüzul Esnasında Kaleme Alınması


Hz. Peygamber’in kendisine gelen vahiyleri yaz[dırırken] onun, sırf vahyin korunması gibi bir endişeyle mi hareket ettiği yoksa ümmetine bir metin bırakma amacıyla mı böyle davrandığını bilmiyoruz. Kur’an tarihi ile ilgili bildiğimiz bir diğer gerçek de, daha sonraki gelişmelerin, yazılı vahiylerin bir metin olarak bir araya getirilmesi ve hatta standart bir biçime kavuşturulması ihtiyacını ortaya çıkarmış olduğudur.


Hitap ve Metin Arasındaki Farklar


Kur’an’ı önceden kurgulanmış, kendi içinde bir bütün olarak okumamamızı imkânsız kılan daha önemli bir gerçek de, Kur’an metninin oluşum sürecidir. Kur’an, herkesin bildiği gibi, bir çırpıda telif edilmiş bir metin değildir… Metin, yazarın amacının gerçekleşip gerçekleşmediğini göremediği bir dil ortamıdır. Ama söz edim, metnin tam tersine, mütekellime bu imkânı tanır. Bu durumda mütekellim duruma göre sözünü yineleyebilir… Kuran pasajlarının ‘metin’den çok ‘söz’e benzediğini söyleyebiliriz. Her bir Kur’an pasajı, anlaşılabilmesi için, metinde yer almayan metin dışı (söz dışı) bağlama muttali olmayı gerekli kılan bir ‘söz’ü vermektedir bize. Kur’an metninin tamamı ise, bu vasıftaki çok sayıda ‘söz’den oluşan bir sözler mecmuasından başka bir şey değildir… Kur’an muhtemel okurların anlama sorunları gözetilerek kurgulanmış yekpare ve bütünlüklü bir metin olmadığı için, metnin dışında kalan söz dışı bağlamı tespit etmek okura düşmektedir. Bununla birlikte, Kur’an’ın, söz dışı bağlamı aktarma amacı taşımasa da, bu bağlamı bir biçimde yansıttığı durumlar da vardır”.


[Bu meyanda]Mütercim [de], bir metne muhataptır ve tercüme görevi, mütercimin önündeki sınırlıdır; tercüman ise, bir söze muhatap olup söylenen sözün bağlamına da tanıktır ve tercüme esnasında, söz dışı bağlama ıttılaının izi bulunur. O halde Kur’an’ı anlayabilmek için, onun metnini aşarak arkasındaki bağlama ulaşmak ve bu suretle onu yeniden söz ortamına taşımak zorundayız.


Kur’an’ın Metni ve Çelişki Problemi


Biz Kur’an’a inansak da inanmasak da, teslim etmemiz gereken tarihsel bir gerçek vardır: İki kapak arasına konduğunda birbiriyle çelişik gibi görünen Kur’an pasajları, nüzûl dönemindeki İslam karşıtlarınca bir zaaf olarak değerlendirilmemiş, herhangi bir eleştiriye konu edilmemiştir. Kur’an’ın mantıksal bir çelişki içermediğinin en açık ve en nesnel delili budur. O halde Kur’an’ı ‘iç tutarsızlıkla malûl bir bütün’ olarak resmetmeye aday hiçbir Kur’an tasavvuru-Kur’an’ı ister Muhammed’in telif ettiği bir ‘metin’ olarak görsün, isterse Allah’ın ilmi ezelîsinde belirlenmiş bir ‘metin’ olarak görsün- tarihsel gerçekliğe uygun değildir. Kur’an’ı önceden kurgulanmış, kendi içinde bir bütün olarak okumamızı imkânsız kılan en önemli gerçek, bizzat Kur’an’ın metinleşme tarihidir. Kur’an, herkesin bildiği gibi bir çırpıda telif edilmiş bir metin değildir. O yirmi küsur yıl zarfında değişik olay ve gelişmeler üzerine, bu gelişmelere bağlı olarak vahyedilen birbirinden bağımsız pasajlar toplamından başka bir şey değildir”.



Hz. Peygamberin Rehberliği Kur’an’la Müsavidir


Vahyin gözetimi altında bir mücadele yönettiği içini Hz. Peygamber’in rehberliği, Kur’an’la aynı derecede yol gösterici ve örnektir.


Modernizm, Postmodernizm, Tarihsellik


“Modernizmin belirleyici özelliği, çokça söylenegeldiği üzere, modern durumun modern öncesi bütün diğer durumlardan sadece farklı değil, ama aynı zamanda üstün ve iyi olduğu varsayımıdır. [Ancak] Moderniteye eleştiri yöneltirken, postmodernist argümanların da, postmodern durumu, yalnızca modern sonrası olduğu için, adeta daha ‘ileri’ ve moderniteyi  ‘aşmış’ görmesi nedeniyle modern aklın ürünü bir eleştiri biçimi olduğunu teslim etmek durumundayız. Bu itibarla, verili durumu bütün ürünleriyle reddetmek de, insanlığa selamet vaad edemeyen modern(ist) bir tepkidir. Tarihsel yaklaşım[ise] Kur’an’ı Hz. Muhammed’in çağına ve çağdaşlarına yönelik bir hitap olarak gördüğü için, Kur’an’ı oluşturan pasajların özgün anlamlarını, ait oldukları tarihsel bağlamda aramaktadır. Bu yaklaşımın doğal sonucu, tespit edilen lafzi delaletin de tarihsel addedilmesidir. Bu durum, Kur’an’ın iletisinin Kur’an sonrası dönemlere taşınması için yorumun gereğini ortaya koymaktadır. Bir örnek üzerinde, söylemek istediklerimizi somutlaştırmak gerekirse, tarihsel yaklaşım, Kur’an’ın hırsızlık suçu için öngördüğü el kesme cezasının, nüzul dönemi için önerilmiş bir ceza biçimi olduğu saptamasında bulunmayı gerektirir; ancak bu tespit, ille de bu cezanın bugün geçerli olmayacağı anlamına gelmez. Zira aynı ceza, nüzûl tarihindeki vazediliş gayesini bugün de gerçekleştirebilir. Kur’an’da yer alan bu ceza biçiminin, koyuluş gayesini hâlâ gerçekleştirip gerçekleştirmediğini sorgulamaksızın, sırf Kur’an’da yer aldığı için bu ceza biçimimde ısrar etmek ile yine aynı sorgulamayı yapmaksızın, sırf bugün çağdışı bir uygulama olarak algılanıyor diye, bu ceza biçiminin değişmesi konusunda ısrar etmek arasında tarihsel perspektiften yoksunluk bakımından hiçbir fark yoktur. Zira her iki tutum da, açıkça olgusal ve tarihsel olanı tarih üstü kılmayı sonuç vermektedir: İlki, Kur’an’ın tarihselliğini, ikincisi ise, çağdaş tarihselliği. ‘Tarihsel okuma’yı tercih edenler, herhangi bir tarihsel olayın ‘biricik’ olduğundan, dolayısıyla, bir kez daha aynıyla tekerrür etmeyeceğinden hareketle, her yeni durumu kendi şartları içerisinde değerlendirmek gereğini duyarlar. Üzerinde konuşulan nesne tarihsel olduğu sürece, kaynağın ilahiliği veya beşeriliği, sadece metinde yer alan değerlendirme ve yargıların isabet şansları arasında bir fark yaratır ”.


Tarihsellik-Evrensellik Karşıtlığı Yoktur, Tarihsellik-Tarih Üstülük Karşıtlığı Vardır


“Kur’an hitabının tarihselliğini kabul etmek, onun mesajının evrenselliğini yadsımayı gerektirmez; bu, yalnızca ve yalnızca Kur’anî söylemin doğasına ilişkin bir tespittir. Haddizatında biz sonrakiler, Kur’an’ın nazil olduğu döneme ilişkin malumata, ilk nesille aramızdaki mesafeyi imkân ölçüsünde kapatmaktan başka bir şey için ihtiyaç duyuyor değiliz. Şayet Kur’an tarih üstü bir metin olarak kurgulanmış olsaydı, bizim Kur’an karşısındaki konumumuzu ilk neslinkinden farklı kılan herhangi bir sebebe sahip olamazdık. Benim kanım, Kur’an’ın yalnızca bir kısmında değil, tamamında, hitap ettiği insanların, onların koşullarının, kültürlerinin vs. göz önünde bulundurulduğu; yani Kur’an’ın bütünüyle verili durumu baz alan ‘tarihsel’ bir ‘hitap’ olduğu yolundadır. Bu itibarla, Kur’an’ın tarihselliği tartışmalarını, Kur’an’ın tarihselliği-evrenselliği ekseninde çözümlememiz mümkün değildir; gerçek karşıtlık, tarihselci ve tarih üstücü Kur’an tasavvurları arasında, buna bağlı olarak da tarihselci okuma ve anakronik okuma biçimleri arasında cereyan etmektedir. İnsanın anlamasına konu olması itibariyle Kur’an hakkındaki ‘tarihsel’ nitelemesine, genellikle onun mesajının geçerliliği dolayımında karşı çıkılmaktadır. Oysa bu niteleme, Kur’an’ın önerilerinin geçerliliğine ilişkin bir niteleme olmayıp, doğrudan doğruya onun nazil olduğu zaman ve mekânla ilişkisini hareket noktası kılan, Kur’anî söylemin neliğine ilişkini bir nitelemedir. Anlama eylemi açısından ‘nelik’ sorunu ‘geçerlilik’ sorununa tekaddüm eder; geçerlilik sorunu, ikincil ve yalnızca normatif alanı ilgilendiren sınırlı bir sorundur. Kur’an’ın tarihselliği, Kur’an’ın çevre şartları tarafından belirlendiğinin değil, bu şartları göz önünde bulundurduğunun, dikkate aldığının ifadesidir. Kur’an’ın nüzul döneminin verili durumu tarafından belirlendiğini söylemek, onu bütünüyle tarihin ürünü kılar, ki, böyle bir tezi Kur’an’ı Muhammed’in eseri olarak gören bir müsteşrıkın dahi kabul etmesi makul karşılanamaz. Çünkü Kur’an’ın verili durumu bütünüyle meşrulaştırmadığı; tam aksine, onunla polemiğe girerek bir devrim gerçekleştirdiği tarihen sabittir. Kanımca, bu devrim, Kur’anî söylemin gerisinde, bütün tarihsel ögelerin ötesinde bir kurucu iradenin varlığına işaret etmektedir. Bu nedenle bir Müslüman açısından, Kur’an, çok açık bir şekilde Allah’ın tarihe sözlü müdahalesidir. Kur’an metninin yanı sıra anlamının da muhafaza edilebilmesini, dolayısıyla bir Kur’an pasajına zaman ve mekan farkına rağmen aynı anlamın verilebilmesini temin eden, anlamın metinde mündemiç oluşu değil, taşıyıcılığını geleneğin yaptığı bu verili bağlamlara sahip oluşumuzdur. [Peki, çağdaş dönemde bu geleneğin dışlanması neye müncer olmuştur?] Geleneğin dışlanmasıyla temin edilen yorum özgürlüğü, hayatın bütün alanlarını kuşatabilecek bir Kur’an yorumuna ulaşmak için, anlam tayininde geleneğin boşalttığı  ‘belirleyici’ konuma kaçınılmaz olarak çağdaş durumu ve çağdaş ‘ben’in öznelliğini yerleştirmiştir. Bu tecrübenin sonucu, Kur’an’ın korunmuş lafzına çağdaş anlamlar giydirilmesi olmuştur; bunun anlamı ise, düpedüz yeni bir metin inşasıdır. Çağdaş özne tarafından inşa edilen bu yeni metnin, erkeklerin çok eşliliği, hırsız için öngörülen el kesme cezası ve kadının kocası tarafından dövülmesi gibi ‘sorun çıkaran’ unsurları dışlamasının önünde artık bir engel kalmamıştır. Anlama sürecinde peşinde olduğumu şey, mutlak hakikat değil, tarihsel gerçekliktir; yani çoğu kez sanıldığı gibi, Kur’an’ı anladığımız zaman mutlak hakikati elde etmiş olmuyoruz. Bu durum, bizi Kur’an’ın tarihine bağımlı kılmaktadır. Kur’an pasajlarının özgün anlamlarını elde edebilmenin asgari şartının, her bir pasajı kendi tarihsel bağlamı içerisinde okumak olduğunu söylemekle, her bir Kur’an pasajının mutlaka somut bir olay üzerine ve olaya ilişkin nazil olduğunu, yani her ayetin teknik anlamda bir nüzul sebebi bulunduğunu iddia etmiş olmuyoruz. Tarihsel bağlamı yeniden kurgulamanın  (tarihi yeniden düşünmenin) zorlukları ve tehlikeleri yadsınamaz; ama bu zorluk ve tehlikelere dayanarak,[mesela] öznelliğin kaçınılmazlığını öne sürmek, ölümü göstererek sıtmaya razı etmeye benzemektedir. Anlamada nesnelliğin imkânına duyulan güven ve buna bağlı olarak özgün anlam arayışı, herhangi bir Kur’an pasajının anlamının, okuma eylemi esnasında açığa çıkacak bir sır değil, Allah tarafından bir kere kastedilmiş ve keşfedilmek üzere orada duran bir şey olduğunu var sayar. Tarihteki örnekleri yana, özellikle günümüzde tanık olageldiğimiz ve ‘yorum farklılığı’ adı altında katlanmak zorunda bırakıldığımız bütün aşırı yorumlar, tarihsel bağlamdan kaçışın ürünüdür. Tarihsel bağlamdan ve gelenekten kaçışın mukadder sonucu ise, okurların yabancısı olmadıkları yerinde bir ifadeyle ‘anlamın buharlaşması’ ve Kur’an’ın bir meşrulaştırma aracına dönüşmesidir”.


Fazlurrahman Bir Modernist Değil, Tarihselliği Geleneğe Bağlayan Bir Müslümandır


“Fazlurrahman, İslamî çağdalşama projesinde tarihsellik fikrini temel alması ve bu fikrin İslamiliğini ortaya koymak için giriştiği değerli çalışmaları nedeniyle, haklı olarak, İslam dünyasında ve özellikle Türkiye’de, Kur’an’ın tarihselliği fikrinin öncüsü olarak tanınmaktadır. [Ancak] tek amacı Batı’nın ürettiği değerlerle Kur’anî söylemi her ne pahasına olursa olsun uzlaştırmayı amaçlayan ve tarihsel yönteme sırf bu amacını gerçekleştirmeye elverişli bir aygıt olduğu için başvuran, Kur’an’ın Batılı değer ve kurumlarla çatışan hükümlerini tarihsellikle niteleyen oryantalist kafalı sıkı bir modernist olarak takdim edilirse [bu yakışıksız, çirkin bir isnad olur]. Fazlurrahman’ın katkısının özgünlüğü, her türlü çağdaşçı kışkırtmanın etkisinden temizlenmiş bir Müslüman bilinç oluşturmayı her şeyin başına koymasından ileri gelmektedir. Modernizm tarafından kışkırtılmamış Müslüman bilinç ise, ne Batı ile uyum ne de onunla çatışma güdüsünün yönlendirdiği, yalnızca teslim olmak için bir İslam’ın peşinde olan, başka bir söyleyişle, Allah’ın bizden ne istiyor olabileceğini soran ve aldığı cevaba hesapsız teslim olan bilinçtir. Bu tahlilin, Kur’an’da Allah’on söylemiş oldukları ile, O’nun bizden ne istediği sorusu arasında bir ayrışma öngördüğü açıktır. Fazlurrahman’a göre Kur’an’da Allah’ın söyledikleri, O’nun bizden değil, Hz. Muhammed’in çağdaşlarından ne istediğinin belgeleridir. Kuşkusuz [bu durum] bizi Kur’an ahkâmından farklı çözüm önerilerine götürebileceği açıktır. [Fazlurrahman’a ve] Kur’an’ın tarihselliğine karşı çıkarken zaman zaman sorunun Kur’an ahkâmını değiştirme çabasına indirgendiğini v özellikle hadlerin uygulanmasının ulema tarafından zorlaştırılması nedeniyle, bunların zaten fiilen uygulanmadığına veya uygulanmayacağına dair güvence verildiğine tanık olmaktayız. Âdeta ‘Allah ne derse desin, nasıl olsa biz yine bildiğimizi okuyacağız’ deme getiren bu tutumun, Allah’ın sözlerini yücelterek tarihin hükmüne teslim oluştan kaynaklandığı açıktır. Oysa Kur’an’ın hedefleri(makasıdu’ş-şeria) Kur’an’ın lafzi delaletinden bağımsız olmamakla birlikte, ondan farklıdır”. “Asıl tartışılması gereken [şey bilhassa] Kur’an’ın tarihselliği tezinin geleneğe atıflarının ısrarla gözden kaçırılmaya çalışılmasıdır. Kur’an’ın tarihsellik fikriyle ilişkisinin geleneğimiz içindeki kökenlerinden hareketle  bir Kur’an yorumu kuramı üretme onuru, büyük ölçüde merhum Fazlurrahman’a attir. Bu nedenle, Kur’an ve tarihsellik sorundal alanı, her seferinde Fazluurahman’a atıfta bulunmayı gerektiriyor.


Kuran Hitabının Özelliği ve Bilhassa İlk Nesille İlişkisi


“[Evvela söylemek iktiza ederse]Kur’an’ın ilk nesil tarafından anlaşılmış olması, elbette, onların zihinsel donanım bakımından imtiyazlı olmalarının değil, Kur’an’ın onlarla karşılıklı ve canlı bir ilişki kurmuş olmasının sonucudur. Kur’an hitabının ‘okunan’ bir şey değil, ‘duyulan’ bir şey olarak ilk nesil üzerindeki tesir gücü [müsellemdir].Kur’an’dan söz ederken İlahî Kelam’ın tarihsel bir formuna işaret ettiğimiz unutulmamalıdır. Kur’an, bu anlamda tarihseldir; çünkü İlahî Kelam’ın tarihe açılımı (vahy) verili durum üzerinden ve sınırlı olan beşerî dil vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Bu anlamda, Allah insanlara hitap etmekle tenezzül buyurmuştur. Allah, kelamını; içkin, tarihsel ve beşerî olana göre sınırlanma pahasına insanlığa hitap ederken, bunu, aynı içkin, tarihsel ve beşerî durumu dönüştürme iradesiyle yapmıştır. [Bu bağlamda] Kur’an’ın herhangi bir talebini tespit ederken, onun hitabı ile o hitabın arkasındaki maksadın bağlantısını doğru tahlil etmek lazım. Konjonktür farklılaştığı zaman maksat ile hitap arasında bir ayrışma ortaya çıkabilir;  çünkü hitabı literal anlamda ele alıp hükmü aynen tatbik ettiğimizde Kur’an’ın hedeflemesi mümkün olmayan sonuçlar çıkabilir karşınıza. Bundan çıkacak sonuç ise, söz konusu hükmün her türlü durum için geçerli bir hüküm olarak öngörülmediğidir”.


Tarihselcilik Müslümanca Bir Anlama Gayrettir


“Tarihselcilik, her dönemin şartlarına göre yeni bir İslam türetmek değil, tam aksine, tarihte bir kereye mahsus gerçekleşmiş yaklaşımı, farklı tarihsel şartlarda yeniden aktüalize etmektir. Tarihsel durumu görmek ve teşhis etmek, ona teslim olmaktan farklı bir şeydir. [Bu sebeple] Müslüman olmak için değil belki ama, Kur’an’ı anlayabilmek için tarihe mahkumuz” [ve hep şu soruyu sormalıyız?] Kur’an’da ve Sünet’te sergilenen İslam, standart bir ‘durum’ mu, yoksa tarihsel bir duruma karşı takınılan bir ‘duruş’ mu?”.



 


Not:1-“Hem Cumhuriyet tarihi İslam tarihinin bir halkasıdır, hem de günümüz Müslümanları modernitenin bir parçasıdır” tespiti gibi Özsoy’un başta Tanzimat Fermanı bazı yakın dönem hadiseleri değerlendiriş tarzı kitabın kalite ve muhtevasına muvafık surette ele alınmamıştır kanaatindeyim.


2- Afgani ve Abduh gibi Islahcı-tecdidci isimlere atıfta bulunan ve Nesil Dergisi etrafında kümelenen H.Karaman, Tayyar Altıkulaç gibi isimlerin reformcu olarak tavsifi ve muhafazakâr çevrelerin onlara haksız ve mesnedsiz hücumlarını izah sadedinde derc edilen şu satırlar da problemlidir. : “Dönemin en aktüel Türkçü-İslamcı siması ‘Üstad’ Necip Fazıl Kısakürek’in de bu reformculuk karşıtı tutuma verdiği açık destek, dinî düşüncede yenilik taleplerine karşı kuşkulu refleksin hem milliyetçi hem de İslamcı çevrelerde aynı derecede kökleşmesinde belirleyici bir rol oynamıştır”. İslamcılara hınçla hücum ve hakaret eden birinin İslamcı olarak tesmiyesi kavramsal bir karışıklıktır. İslamcılık, literatürde Afgani ve Abduh gibi isimlerin öncülük ettiği fikrî-siyasî hareketle anılır. Özsoy’un farklı sayfalarda da İslamcılık mefhumuna alerji düzeyinde bir antipatisi olduğu intibaı edindiğimiz ifadeleri kendisinin ciddî bir tefrike vakit bulamadığına hükmetmemize sebep oluyor. Vahhabilik, Selefilik ve benzeri pek çok kavram ve akımla karıştırılan, hatta özdeşleştirilen İslamcılık, tecdidci-ıslahcı telakki ile müradif gözükse de aslında tarihselci perspektifi karşılamaya daha salih bir mefhumdur. Bu meyanda  “Son dönem Osmanlı İslamcı aydınlarının ‘ilerlemeci’ ve ‘öze dönüşçü’ söylemlerinin Ku’an’ın anlaşılması gereğine vurguları ile resmî din politikalarının Türkçe Kur’an arasındaki paralellik, daha sonraları Kur’an çevirisi konusunda bir tür entelektüel çekingenliğe yol açacak bir faktör olarak zikredilmelidir” gibi ifadeler de hiç olmazsa tavzihe muhtaçtır.


3- “Felsefe, sosyal bilim ve teoloji ağırlıklı ilahiyat geleneğinin ürettiği eleştirel ve yeniliğe açık din anlayışına karşı Yüksek İslam Enstitüleri geleneksel dinî ilimlerin ve yeniliklere karşılı kuşkulu din anlayışının temsilciliğini üstlenecek şekilde yapıldı” şeklindeki tespitin de tavzihe muhtaç olduğu kanaatindeyiz. Ankara İlahiyat’ın kuruluş mantığı ve bunun Yüksek İslam Enstitülerinin kurulduğu tarihe kadar cari oluşu, ister istemez belli bir tedirginliği de beraberinde getirmiştir. Kaldı ki aynı mantığın 80’lere kadar belirleyiciliğinden çok fazla bir şey kaybetmemiş olması, bazı isimlerinin bilhassa darbe dönemlerinde ve bazı devlet kurumları nezdindeki tavrı zannediyorum “eleştirel ve yeniliğe açık din anlayışı” ile izah edilemeyecek kadar girift ve problemliydi.


4-  Özsoy’un sıkça vurgu yaptığı mefhumlardan biri de nesnelliktir. “Batiniliğin Kur’an yorumunda hiçbir nesnel ölçüte başvurmamasına karşılık, Zahirilik de metnin lafzına sarılmak suretiyle, metnin delaletini emniyet altına almış değildir”. Bunun yanında Özsoy, Arapçanın eril yapı ve özelliğine de vurgu yapmaktadır. “Kadınları özellikle zikretmeyi gerektiren bir hal olmadıkça Kur’an’ın müzekker[eril] sîgasıyla konuşması Arapçanın bir gereğidir”.


5-“Kur’an’ı vahyetmekle Allah bize referansta bulunacağımız bir metin değil, örnek alacağımı bir tecrübe bahşetti” gibi tespitleri okuyucular bağlamdan bağımsız okumamalıdır.


6-Özsoy’un Sünnetullah değil ama Kur’an’ın Metinleşme Tarihi-Bir Giriş Denemesi unvanlı çalışmasından da bahsetmek gerekirdi ama kitabın isminden de anlaşılacağı üzere bu eser henüz bir deneme olduğu için şimdilik bundan sarf-ı nazar ediyoruz.


7-Özsoy'un üslubundaki soğukluk derecesindeki sakinlik, cedel ve münakaşadan uzak duruş, tenkidlerindeki itidal kanaatimce meramını layık-ı veçhile ifade etmesine ziyadesiyle yardımcı olmuştur.


8-Kanaatim odur ki Kur'an'dan destek bulmak için nesh teorisine müracaat sağlıklı bir usul değildir. Nesh olmasa da gelenekte tarihsellik için delil ve medar sıkıntısı çekilmez. Biz bir ayetin başka bir ayeti iptal ettiği manasında bir neshin zorlama olacağını düşünüyoruz. Bu hususta Özsoy'un net kanaatini istihraç edemedik.







Günün Sözü
Kârlı olan, dünyayı âhıretle değiştirendir. .
(Hz.Ali)
Saatli Takvim
Üye Girişi
Kullanıcı Adı

Parola



Üye Ol

Parolamı Unuttum!
Dil Seçeneği
Copyright © 2009
Powered by PHP-Fusion copyright © 2002 - 2016 by Nick Jones.
Released as free software without warranties under GNU Affero GPL v3.

397,833 Tekil Ziyaretçi